Hayvanlar

Doğumdan Ölüme

Afrika savanalarının şekillenmesinde filler önemli bir rol oynuyor.
Büyük miktarda bitki tüketiyor, su bulmak için toprağı kazıyor, ağaçları deviriyor ve çevrelerindeki hayvanları etkiliyorlar. Peki, bu devasa canlılar öldükten sonra ekosistem üzerindeki etkileri sona eriyor mu?
Uluslararası bir araştırma ekibi, Güney Afrika'daki Kruger Ulusal Parkı'nda bulunan fil leşlerini inceleyerek bu soruya yanıt aradı. Bilim insanları, fil kalıntılarının çevresindeki toprağın kimyasal yapısını, mikrobiyal yaşamı, biyolojik çeşitliliği ve otlayan hayvanların davranışlarını araştırdı. Araştırma sonucunda, çürüme sürecinin çevrede yıllarca, hatta muhtemelen onlarca yıl boyunca varlığını sürdürebilen besin açısından zengin alanlar oluşturduğu belirlendi. Bu besin yoğunluğu, mikroorganizmaların faaliyetlerini ve bitkilerin büyümesini artırıyor. Böylece filin gözle görülebilen kalıntıları ortadan kalktıktan çok sonra bile otçul hayvanlar bu bölgelere geri dönüyor.
Ancak araştırmanın dikkat çekici sonuçlarından biri de bu sürecin bir çelişki yaratmasıdır. Toprak ve bitki üretkenliğini artıran besin akışı, aynı zamanda mikrobiyal ve bitkisel çeşitliliğin azalmasına neden oluyor. Araştırmanın başyazarı, daha önce Kaliforniya Üniversitesi Santa Barbara'da (UC Santa Barbara) doktora sonrası araştırmacı olarak çalışan Courtney Reed, Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan çalışmayla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bu kadar dikkat çekici büyük hayvanların hayattayken ekosistemler üzerinde güçlü etkileri olduğunu biliyoruz. Ancak şimdiye kadar öldükten sonra bu etkilerin nasıl devam ettiğini gerçekten anlamamıştık.”
2009 yılında Kruger Ulusal Parkı'nın büyük ve etkileyici fildişleriyle tanınan erkek fillerinden Alexander, doğal nedenlerle öldü. Tek başına yaşayan bu filin bedeni, araştırmanın kıdemli yazarlarından Dave Thompson'ın başka bir proje için sık sık kullandığı ana yollardan birinin hemen yakınında bulunuyordu. Güney Afrika Çevresel Gözlem Ağı'nda biyolojik çeşitlilik araştırmacısı olarak çalışan Thompson, filin çürüme sürecini birkaç ay boyunca gözlemledi. Bu deneyimin kendisinde merak uyandırdığını belirten Thompson, zamanla leşin çevresindeki etkileri daha yakından incelemeye karar verdi. Gözlemlerini UC Santa Barbara'dan Deron Burkepile ile paylaşan Thompson, onunla birlikte fil kalıntılarının toprak üzerindeki etkileri, besin zincirinde ortaya çıkabilecek sonuçlar ve bu değişimlerin yıllar içinde nasıl farklılaşabileceği konusunda fikirler geliştirdi.
İlk incelemeler, fil leşlerinin bulunduğu alanların son derece dinamik olduğunu kısa sürede ortaya koydu. Bunun üzerine ikili, Kruger Ulusal Parkı'ndaki görevlilerden uygun araştırma alanlarını belirlemeleri için yardım istedi ve bu olguyu sistematik biçimde incelemek üzere araştırma fonlarına başvurdu. Büyük bir hayvan öldüğünde, düştüğü alanı hemen değiştirmeye başlıyor. Courtney Reed'e göre filin bedeni ilk aşamada bulunduğu bölgedeki bitki örtüsünü ve biyokütleyi büyük ölçüde ortadan kaldırıyor. Hayvanın devasa ağırlığı bitkileri eziyor, leşle beslenen çok sayıda hayvanın hareketleri de çevredeki zeminin çıplaklaşmasına yol açıyor.
Ekoloji, evrim ve deniz biyolojisi profesörü Deron Burkepile, bu sürecin bitki topluluklarını adeta başlangıç noktasına döndürdüğünü belirtiyor. Araştırmanın ortak yazarlarından, Güney Afrika Ulusal Parkları'nda kıdemli bilim insanı olarak görev yapan Izak Smit ise başlangıçta fil leşinin fiziksel olarak kısa süre varlığını sürdüreceğini düşündüğünü anlatıyor. Bu nedenle ekosistem üzerindeki etkisinin de sınırlı ve geçici olacağını tahmin etmiş. Ancak laboratuvar sonuçları, çok daha farklı bir tablo ortaya koymuş.
Fil kalıntılarındaki besin maddeleri toprağa sızarak kimyasal yapıyı ve mikroorganizma topluluklarını değiştiriyor. Bu değişimler daha sonra yüzeye yansıyor; bitkilerin büyümesini ve o bölgede otlayan hayvanları etkiliyor. Reed, leşin altındaki toprakta besin miktarının artacağını önceden tahmin ettiğini ancak artışın boyutunun kendisini şaşırttığını söylüyor. Yeni ölmüş fillerin bulunduğu alanlarda topraktaki azot konsantrasyonunun 3.000 kata kadar yükseldiğini belirtiyor.
Kruger Ulusal Parkı'nda bilimsel hizmetler kıdemli yöneticisi olarak çalışan araştırmanın ortak yazarı Tercia Midzi de amonyum miktarındaki bu kadar büyük artışı beklemediğini ifade ediyor. Topraktaki besin maddelerinin bir anda yükselmesi, bitkilerin hemen yeniden büyüyeceği anlamına gelmiyor. Çimlere dökülmüş bir gübre torbası gibi olumlu sonuç vermek yerine, amonyum gibi bileşiklerin aşırı birikmesi başlangıçta besin toksisitesine neden oluyor ve bitkilerin yeniden büyümesini engelliyor.
Bu sırada besin akışı toprağın mikrobiyomunu da etkiliyor. Burkepile, fil leşinin çevresindeki mikroorganizmaların faaliyetlerinin olağanüstü hızlandığını belirtiyor. Mikropların metabolik etkinliği artarken çeşitlilikleri azalıyor. Bunun olası nedeni, hızlı büyüyen yalnızca birkaç türün baskın hâle gelmesidir. Toprağın kimyasal koşulları zamanla daha dengeli bir duruma geldiğinde bitki topluluğunda da benzer bir örüntü ortaya çıkıyor. Araştırmacılar, az sayıda hızlı büyüyen türün baskın olduğu ve biyolojik çeşitliliğin düşük kaldığı alanlar tespit ediyor.
Bu durum, filin ölümünden sonra en az sekiz yıl boyunca devam ediyor. Bununla birlikte, bu alanlarda yetişebilen bitkiler özellikle besleyici özellik taşıyor. Araştırmacılar, çim yaprakları üzerinde yaptıkları analizlerde bu farkı gözlemledi.
B Burke pile, durumu bir benzetmeyle açıklıyor: Çimler, besin değeri düşük ve sulu bir iceberg marulundan daha yoğun ve besleyici bir marula dönüşmüş gibi görünüyor. Bu bitkiler muhtemelen daha hızlı büyüyor; ancak otçul hayvanlar, besin bakımından zengin bu bitkilere ulaşmak için onları hızla tüketiyor.
Otlayan hayvanlar yıllar boyunca fil leşlerinin bulunduğu alanlara geri dönüyor. Hayvanların bıraktığı dışkılar da toprağa ek besin kazandırıyor ve bu bölgelerdeki besin seviyelerinin yüksek kalmasına katkıda bulunuyor. Araştırma ekibi, otçul hayvanların belirli alanlara ulaşmasını engellemek ve bitkilerin yeniden büyüme hızını incelemek için çitlerle çevrili deney alanları oluşturdu. Araştırmacılar, bu deneyin sonuçlarını önümüzdeki yıl yayımlamayı umuyor.
B Burke pile, savanaların bu tür leşlerin etkisinin özellikle güçlü hissedilebildiği, koşulların adeta tam uygun olduğu bir ekosistem olabileceğini düşünüyor. Ormanlar veya sulak alanlar gibi daha dinamik ekosistemlerde bu etkinin daha kısa süreli olması mümkündür. Yoğun yağışlar, besin maddelerinin üst topraktan süzülerek uzaklaşmasına ve leşin bulunduğu alandaki etkilerin azalmasına yol açabiliyor. Çöllerde ise su yetersizliği, aynı etkinin ortaya çıkmasını sınırlayabilir. Mikroorganizmaların ve bitkilerin leşten gelen besin maddelerinden yararlanabilmesi için neme ihtiyaç duyuluyor. Araştırma ekibi, bu varsayımları sınamak için Sahra Altı Afrika'daki farklı bölgelerde çalışan araştırmacılarla iş birliği arıyor. Ayrıca uzun yıllara yayılan bir veri dizisi oluşturmak ve değişimleri zaman içinde takip edebilmek amacıyla Kruger Ulusal Parkı'ndaki alanları incelemeyi sürdürecek. Ekip, aşırı hava koşullarının büyük hayvan leşlerinin çevresinde gerçekleşen süreçleri nasıl etkilediğini de araştırmayı planlıyor. Kruger, geçtiğimiz yıl olağanüstü miktarda yağış aldı. Buna karşılık 2026-2027 El Niño döneminin, önümüzdeki yıl bölgenin belirgin biçimde kurumasına yol açması bekleniyor.
Hem sel hem de kuraklık, besin maddelerinin çevrede nasıl dağıldığını değiştirebiliyor. Yağışlar besinlerin toprağa sızmasını sağlayabildiği gibi onları yıkayıp uzaklaştırabiliyor. Kuraklık ise bitkilerin büyümesini ve mikroorganizmaların faaliyetlerini sınırlayabiliyor.
Reed ve Burkepile, fil leşlerini okyanus tabanına çöken büyük balinaların kalıntılarına benzetiyor. Bilim dünyasında “balina düşüşü” olarak bilinen bu olaylarda, dev balinaların deniz tabanına ulaşan bedenleri çevredeki canlılar için büyük bir besin kaynağı oluşturuyor ve biyolojik faaliyetlerde ani bir artışa yol açıyor.
B Burke pile, başlangıçta fil leşlerinin de balina düşüşlerine benzer şekilde işleyeceğini düşündüğünü belirtiyor. Her iki durumda da büyük miktarda besin, çevresinde kendine özgü ekolojik süreçlerin ve biyolojik çeşitlilik örüntülerinin ortaya çıktığı alanlar oluşturabiliyor. Ancak derin okyanus tabanıyla Afrika savanası arasında önemli bir fark bulunuyor. Derin deniz, besin ve enerji bakımından son derece fakir bir ortam. Bu nedenle balina kalıntıları, çevredeki çok sayıda canlıyı kendine çekebiliyor.
Kruger Ulusal Parkı'ndaki savana ise görece verimli bir ekosistemdir. Dolayısıyla fil leşinden gelen yoğun besin akışı, zaten verimli olan bu ortamda aşırı bir yoğunluk oluşturarak mikrobiyal ve bitkisel çeşitliliği baskılayabiliyor.
Süreçlerin gerçekleşme hızı da farklılık gösteriyor. Afrika'nın sıcak güneşi altında çürüme, okyanusun soğuk ve karanlık derinliklerine kıyasla çok daha hızlı ilerliyor.
B Burke pile, balina kalıntılarının bazı bölümlerinin onlarca yıl varlığını sürdürebildiğini, oysa fil gibi çok büyük bir hayvanın etinin ve kemiklerinin bile birkaç hafta içinde ortadan kaybolabildiğini belirtiyor. Balina düşüşleri bilim insanları tarafından ilk kez 1970'lerin sonlarında araştırılmaya başlandı. Karasal ortamlardaki dev hayvan leşleri üzerine yapılan araştırmalar ise oldukça yeniydi. Araştırmacılara göre bu konudaki çalışmaların çoğu son beş yıl içinde yayımlandı ve şimdiye kadar hiçbir çalışma, bu araştırma kadar çok sayıda ekolojik süreci bir arada ve kapsamlı biçimde ele almadı.
Thompson, araştırmaya başladıklarında yaklaşık 4 ton (8.800 pound) ağırlığındaki bir filin ölümünün çevresini nasıl etkileyeceğini bilmediklerini söylüyor. Ona göre, karasal bir ekosistemde bu büyüklükteki bir etkinin daha önce sistematik biçimde incelenmemiş olması araştırmayı özellikle önemli kılıyor. On beş yılı aşan süreçte proje, not defterleriyle sahada gözlem yapan iki meraklı bilim insanının girişiminden çok disiplinli bir araştırma ekibinin çalışmasına dönüştü.
Ekip; mikroorganizmalar ve topraktan bitkilere, otçullardan yırtıcılara ve bütün ekosistemlere kadar ekolojik organizasyonun farklı düzeylerinde uzmanlaşan araştırmacıları bir araya getirdi. Çalışma ayrıca sosyal bilimler, doğa koruma yönetimi, iletişim ve yaratıcı medya alanlarına da uzandı. Araştırmaya öğrenciler, genç akademisyenler ve deneyimli profesörler katıldı. Midzi'nin belirttiğine göre, araştırma sonuçlarının belgesel gibi ilgi çekici çalışmalara dönüştürülmesine yardımcı olan yaratıcı sanatlar alanından kişiler de ekibe dahil oldu.
Kruger Ulusal Parkı görevlileri ise çalışmanın yürütülmesinde kritik rol oynadı. Parkta fillerin ölümlerine ilişkin kayıtları tutan ve araştırmacıları farklı yaşlardaki leşlerin bulunduğu alanlara yönlendiren kişiler onlar oldu. Araştırmacılar, fil leşlerinin çevre üzerindeki etkilerinin ne kadar uzun süre devam ettiğini görünce şaşırdı.
Smit, bir filin ölümünden yaklaşık sekiz yıl sonra bile toprağın ve bitki örtüsünün bu olayın izlerini taşıdığını, otçul hayvanların da bu alanları tercih etmeyi sürdürdüğünü belirtiyor.
Araştırmacıların ziyaret ettiği en eski alanlarda bile, yani filin ölümünden yaklaşık sekiz yıl sonra, otlama faaliyetlerinde ve çimlerdeki azot seviyelerinde belirgin bir düşüş görülmedi. Buna karşılık, mikrobiyal ve bitkisel çeşitlilikteki azalma da bu süre içinde telafi edilmedi. Smit'e göre bu bulgular, doğada bugün gözlemlediğimiz pek çok özelliğin geçmişte yaşanan olayların mirasıyla şekillendiğini güçlü biçimde hatırlatıyor. Üstelik bu etkileri başlatan nedenler, uzun zaman önce gözden kaybolmuş olsa bile sonuçları varlığını sürdürebiliyor.
Filler ve yakın akrabaları, yalnızca birkaç bin yıl öncesine kadar kıtaların büyük bölümünde geniş alanlarda yaşıyordu. Bu dev otçullar, diğer büyük hayvanlarla aynı ekosistemleri paylaşıyor; bu alanlarda doğuyor, yaşıyor ve ölüyorlardı. Araştırma, bu canlıların ortadan kaybolmasıyla yalnızca yaşarken yarattıkları ekolojik etkilerin değil, öldükten sonra geride bıraktıkları etkilerin de kaybolmuş olabileceğine dikkat çekiyor. Smit, bugün bu büyük otçulların bulunmadığı ekosistemlerde nelerin değişmiş olabileceği konusunda ancak tahmin yürütülebileceğini belirtiyor. Bununla birlikte Kruger'da yürütülen büyük hayvan leşleri araştırmasının, geçmişteki bu ekolojik mirasın sonuçları üzerine daha ciddi biçimde düşünmeyi sağladığını ifade ediyor.

Favorileriniz

Görüntülemek için bir liste seçin